Bölüm III2018-12-27T09:04:20+00:00

“Her zaman satranç tahtası üzerinde ve yukarıdan aşağı gördüğüm taşları, bu kez başka bir alanda ve aşağıdan yukarıya doğru seyrediyordum.”

Turhan ve İlhan Selçuk’un kızkardeşi Ülfet Selçuk’un, 1954 yılında San Organizasyon’a ilk ayak bastığında dikkatini çeken ilk nokta, büronun ahşap tavanında gördüğü satranç tahtası olmuştu: “Her zaman satranç tahtası üzerinde ve yukarıdan aşağı gördüğüm taşları, bu kez başka bir
alanda ve aşağıdan yukarıya doğru seyrediyordum.” Bu izlenimini, yaratıcı kişiliği ve alışılagelmişi reddederek hep yeni bir bakış açısı bulması konusunda önemli bir ipucu olarak değerlendiren Ülfet Selçuk’un Ertel ile dostluğu 1956 yılında evlilikle sonuçlanacak ve bu dostluk ömür boyu sürecekti.

“Karımla ben çok iyi arkadaştık, çok genç yaşta girdik ilişkiye ve olağanüstü bir diyalog kurduk. Tüm gelişmemiz de diyalog içinde oluştu. Zaman içinde Murat’ın katılmasıyla çekirdek aile diye bir oluşum oldu. Çok genç yaşta bir araya gelmemizden dolayı birlikte geliştik. Monolog olmadı, olumlu bir diyalog oluştu. ”

“Aynı paralelde gitmekle beraber, aynı olaya iki, derken üç ayrı bakış açısından bakarak geliştik. Meraklarımız benziyordu; resim, edebiyat, sinema… Bu ortamın son derece önemli bir rolü var.(…)

(…)Eşimle, oğlumla kurmuş olduğum üçgen beni etkiledi. 20 yaşınızda evlenirseniz birbirinizi etkilemeniz dünyaya bakmanız değişiyor, zenginleştiriyorsunuz kendinizi.”

Ertel, 1959 yılında reklam bürosunu grafik tasarım atölyesine dönüştürerek adını San Grafik olarak değiştirip Karaköy Narmanlı Han’daki Fransız Geçidi’ne taşıdı.

Grafik tasarımcı Sadık Karamustafa, San Grafik’in tasarım dünyası için önemini şöyle ifade etmekteydi:

Grafik tasarımın yeni yeni işkolu haline gelmeye başladığı, reklamcılığın emekleme çağını yaşadığı, tasarım eğitiminin ne olduğunun tam olarak bilinmediği yıllarda Mengü Ertel’in San Grafik’i birçok profesyonel için işyeri, bir sürü genç yetenek için okul, tasarım işi yaptıran için ilk başvuracakları adres oldu. (…) Oysa gelişmiş ülkelerde reklam ve tasarım işi ayrı kuruluşların işidir. Bu açıdan batığımızda, Mengü Ertel’in başında bulunduğu San Grafik, grafik tasarım mesleği adına önemli bir ilki gerçekleştirmiştir.
Mengü’nün gerçekleştirdiği bir başka önemli iş, Türkçeye “grafik” deyiminin yerleştirilmesine yaptığı katkı olmuştur. Yaptığı işlerin, gerçekleştirdiği projelerin basında yer almasına özen gösterirdi. Bunu yaparken grafik ve grafikçi terimlerini üstüne basa basa telaffuz ederdi. Onun bu çabası sayesinde, o güne kadar yanlış adlandırılan mesleğimizin adı doğru söylenir olmuştur.

Mengü Ertel, Küçük Sahne yıllarından sonra askerlik görevini yapıp döndüğünde, Muhsin Ertuğrul Ankara’da Devlet Tiyatrosu Genel Müdürü’ydü. Ancak bir süre sonra görevden alınınca İstanbul’a döndü ve Kenter Kardeşler’le Salıncakta İki Kişi oyununu sahnelemek üzere çalışmaya başladı.

Birçok tiyatro oyununu sahneye konulmadan önce okudum, ilk ben izledim. Bu beni çok heyecanlandırırdı. Beni tiyatro afişi yapmaya yönelten Muhsin Ertuğrul, Yıldız ve Müşfik Kenter’in oynadıkları “Salıncakta İki Kişi” oyununun afişlerini yapmamı istedi. Ben de gittim Yıldız ve Müşfik’ten oyunun metnini istedim. Elimizde iki metin var, ama çalıştığımız için sana veremeyiz dediler. O dönemde fotokopi de yoktu. Onun üzerine ben de oyunu bana oynayın, dedim. Yıldız ve Müşfik baştan sona kadar oyunu bana oynadı. Hâlâ o heyecanı yaşıyorum. Dünya çapında çok yetenekli pırıl pırıl iki Türk tiyatro sanatçısının oyununu tek başıma seyrediyorum. Ne güzel bir şey. Maalesef o oyun için yaptığım afiş şimdi bende yok.

Dönemin çalışma koşulları ve olanaksızlıklar onun direnme gücünü aşacak ve bir süre için afiş üretmekten vazgeçmesine neden olacaktır.

Yukarıda adı geçen tiyatrolardan da büyük bir çoğunluğu bugün yok. Acımasız ekonomik koşulların ezici baskılarına dayanmaya çalıştılar, direndiler, baş kaldırdılar ama tutunamadılar. Katkılarıyla Türk tiyatro tarihimizi zenginleştirdiler, ama yittiler. Hemen hepsi iyi bir tiyatro afişinin gereksinmesi içindeydiler. Hemen hepsinin yöneticileri dostlarımdı. Bana da afişler yapmak düştü bu uğraşlar karmaşasının içinde, alabildiğince ödün vererek. İstekler çok yönlüydü ve haklı nedenleri de vardı üstelik. Afişlerin boyları büyük olmalıydı önce, sonra da yazılar iyice okunaklı ve büyük, renkler de göz alıcı olmalıydı yeterince (yeterinceden epey fazla, adeta çığırtkan denebilir). Fazla baskı gerektirecek renk de olmamalıydı, iki, hadi hadi üç renkte halledilmeliydi her şey.
Oyuncuların tümü kendi adlarını arıyordu afişlerde, konsa iyi olur, moral verirdi çocuklara. Basım ucuza gelmeliydi. Afişi gören
hemen koşup iki bilet almalıydı. Bu denli çeşitli isteklerin tümünü karşılayabilmek olanağına kimin sahip olabileceğini hâlâ merak ediyorum ama, bendeki biraz manyaklık denebilecek tiyatro tutkusu yüzünden tiyatro kulisleri ile matbaa makinaları arasında koşuşturup durdum. Film teknikleri daha gelişmemiş olsa bile yaklaşılmaz derecede pahalı olduğu için ofset çinkosu hazırlayan ustalara çıraklık ederek kendi afişlerimin ve arkadaşlarımın afişlerinin ucuza gelmelerini sağlıyordum. Tüm bu debelenmelerin sonunda tahsil edilmesi olanaksız alacaklar ve öte yanda kesinlikle ödediğim borçlarla 19641965 yıllarına varabildimse de altı mide kanamasından sonra midemin 3/4’ünden vazgeçip sağlığıma kavuştum ve de tiyatro afişi yapmaktan vazgeçtim.